Dijital çağda insanın iradesi artık açık bir zorlamayla değil; görünürlük, tekrar, sıralama ve kişiselleştirme yoluyla biçimlendiriliyor. Mesele, seçim yapıp yapmadığımız değil; seçimin sahnesinin kim tarafından kurulduğudur.
İnsan, modern çağ boyunca özgürlüğünü çoğu zaman dış baskılara karşı savunmak zorunda kaldı. Devlete karşı, geleneğe karşı, çoğunluğa karşı, dogmaya karşı. Fakat dijital çağ, özgürlük sorununu daha sinsi bir düzleme taşıdı. Artık irade çoğu zaman açık bir yasakla değil; akışın tasarımıyla, görünürlüğün yönetimiyle ve tercihin önceden kurgulanmasıyla karşı karşıyadır. Bugün insanın önüne çıkan haber, video, ürün, müzik, hatta ilişki ihtimali bile giderek daha fazla algoritmik sistemler tarafından sıralanmakta, filtrelenmekte ve kişiselleştirilmektedir. Recommender sistemler artık çalışma, alışveriş, eğitim, eğlence ve sosyal ilişki alanlarının büyük kısmına yayılmış durumdadır; çağdaş AI tanımları da bu sistemlerin tahmin, öneri ve karar üretip çevreyi etkilediğini açıkça kabul etmektedir.
Burada asıl tehlike, insanın artık seçememesi değildir. Asıl tehlike, insanın kendisini seçiyor sanarken çoktan seçimin mimarisi içine yerleştirilmiş olmasıdır. Çünkü algoritmalar çoğu durumda kaba kuvvet uygulamaz; bunun yerine hangi seçeneğin önce görüneceğini, hangisinin görünmez kalacağını, hangisinin tekrar tekrar önüne düşeceğini belirler. Etik literatürün işaret ettiği nokta tam da budur: öneri sistemleri kullanıcı özerkliğini destekleyebilir, fakat aynı zamanda seçenek ufkunu daraltabilir, belirli yönelimleri pekiştirebilir, kullanıcıyı belli içerik türlerine bağımlı hâle getirebilir ve kişisel kimliği veri-profilleri üzerinden yeniden inşa eden bir çevre yaratabilir.
Bu yüzden “özgür irade var mı yok mu?” sorusu tek başına yetersiz kalıyor. Daha doğru soru şudur: İrade hangi koşullar altında işliyor? Çünkü özgürlük yalnızca teorik olarak seçeneklerin mevcut olması değildir; seçeneklerin anlaşılabilir, karşılaştırılabilir ve kişinin uzun vadeli amaçlarıyla uyumlu biçimde önüne gelebilmesidir. Nitekim son dönem deneysel çalışmalar, yalnızca etkileşimi ve tıklamayı maksimize eden öneri sistemlerinin çoğu zaman kullanıcının “anlık” yönelimlerine oynadığını; buna karşılık kişinin “ideal tercihlerini” hedefleyen sistemlerin daha az tıklanma üretse bile kullanıcının zamanını daha iyi geçirdiği hissini güçlendirdiğini, şirketin onun yararını gözettiğine dair algıyı artırdığını ve yeniden kullanım isteğini yükselttiğini gösteriyor. Bu bulgu önemli: sorun kişiselleştirmenin kendisi değil; kişiselleştirmenin hangi insan tasavvuruna göre yapıldığıdır.
Tam da bu nedenle, bugünün tartışması teknolojiye kör bir hayranlıkla da kör bir düşmanlıkla da yürütülemez. Algoritmalar ne şeytandır ne de kurtarıcı. Onlar, içine gömülen amaç fonksiyonunun ahlakını taşıyan araçlardır. Eğer sistemin hedefi senin dikkatini mümkün olduğu kadar uzun süre platformda tutmaksa, sana sunduğu özgürlük yalnızca optimize edilmiş bir oyalama rejimi olabilir. Eğer hedef, senin beyan edilmiş amaçlarınla ve uzun vadeli iyinle daha uyumlu bir karar mimarisi kurmaksa, o zaman algoritma özerkliği aşındıran değil, onu destekleyen bir araç da olabilir. Bu ayrım artık yalnızca teorik bir tartışma değil; Avrupa Birliği’nin Dijital Hizmetler Yasası çerçevesinde platformlardan öneri sistemlerinin ana parametrelerini açıkça anlatmalarının ve çok büyük platformlarda profillemeye dayanmayan en az bir öneri seçeneği sunmalarının istenmesi de tam olarak bu yüzden önemlidir.
Sonuç olarak mesele şuraya dayanıyor: İnsan, artık zincirlerle değil; sürtünmesiz konforla yönlendiriliyor. Ona baskı uygulayan güç, çoğu zaman karşısına dikilen bir otorite değil; onun adına düşünüyormuş gibi yapan görünmez bir sıralama mantığıdır. Bu yazının sorusu da tam burada başlıyor: Eğer önümüze çıkan dünyanın biçimi başkaları tarafından kodlanıyorsa, o hâlde yaptığımız seçimler gerçekten bize mi aittir; yoksa bize ait görünen tercihlerin çoğu, çoktan hesaplanmış bir çerçevenin içinde mi oluşmaktadır?
II. Algoritmalar Ne Yapar?
Algoritma denildiğinde çoğu insanın zihninde hâlâ yarı-mistik bir güç beliriyor: sanki görünmez bir zekâ, insanın iradesini ele geçiriyor. Bu, düşünsel olarak tembel bir anlatıdır. Çünkü algoritmaların gücü, insanı hipnotize etmelerinden değil; seçimin sahnesini düzenlemelerinden gelir. OECD’nin güncel tanımında AI sistemleri, aldıkları girdilerden hareketle nasıl çıktı üreteceklerini “çıkaran” ve tahmin, içerik, öneri ya da karar üreterek fiziksel veya sanal çevreleri etkileyen sistemler olarak çerçevelenir. Yani mesele yalnızca hesaplama değildir; çıktı üretimi ve çevreyi biçimlendirme meselesidir. Kişiselleştirilmiş müzik öneri sistemi gibi örnekler de bu çerçevenin doğrudan içindedir.
Bu nedenle algoritmaların ilk işi, sana “bir şey emretmek” değil; dünyayı senin önüne belirli bir sırayla koymaktır. Recommender system literatürü bunu açık biçimde gösterir: bu sistemler internetin ilk dönemlerinden beri kullanıcının çalışırken, alışveriş yaparken, içerik tüketirken, eğitim alırken, arkadaş ya da partner ararken karşılaştığı seçenek bolluğunu yönetmek için geliştirilmiştir. Google, Amazon, YouTube, Netflix, TikTok, LinkedIn ya da Tinder gibi platformların gücü, seçenek üretmelerinden çok, hangi seçeneğin önce görüleceğine karar vermelerinden gelir.
Burada temel operasyon beştir: sıralama, filtreleme, tahmin, kişiselleştirme ve tekrar. Sıralama, önüne çıkan şeylerin önem derecesini fiilen belirler. Filtreleme, görünür olan kadar görünmez olanı da tayin eder. Tahmin, senin henüz açıkça istemediğin şeyi önceden öngörmeye çalışır. Kişiselleştirme, bu öngörüyü senin geçmiş davranışlarınla birleştirir. Tekrar ise bir içeriği, ürünü, fikri veya arzuyu zihninde normalleştirir. Algoritmaların gerçek iktidarı tam burada başlar: zor kullanmadan, seçeneklerin anlam haritasını değiştirirler.
Bu noktada yapılan en büyük hata, algoritmayı ya tamamen şeytanlaştırmak ya da tamamen nötr görmek olur. İkisi de yanlış. Algoritmalar ne mutlak faildir ne de masum araç. Onlar, içine gömülen amaç fonksiyonunun ahlakını taşırlar. Bir sistem, kullanıcının uzun vadeli iyiliğini değil de yalnızca etkileşim süresini, tıklamayı veya geri dönüş oranını optimize ediyorsa, o sistem teknik olarak başarılı görünebilir; fakat normatif olarak kullanıcıyı kendi zayıflıklarına daha kolay teslim eden bir makineye dönüşebilir. Avrupa Birliği’nin Dijital Hizmetler Yasası’nın platformlardan öneri sistemlerinin ana parametrelerini açık biçimde anlatmalarını istemesi ve çok büyük platformlarda profillemeye dayanmayan en az bir öneri seçeneğini zorunlu kılması tesadüf değildir; hukuk burada doğrudan şu şeyi kabul eder: önerinin nasıl üretildiği, özgürlüğün konusu hâline gelmiştir.
Daha sert söylersek: algoritma çoğu zaman senin yerine karar vermez; fakat hangi kararın sana makul, cazip, normal ve yakın görüneceğini sistematik biçimde etkiler. Bu yüzden çağdaş dijital iktidar, klasik sansür gibi “yasaklayan” bir iktidar değildir. Daha çok, görünürlüğü dağıtan, dikkat akışını yöneten ve tercihi önceden ısıtan bir iktidardır. İnsan burada zincire vurulmaz; insan, çoğu zaman kendisine doğal görünen bir koridorun içine alınır.
III. Özgür İrade Neden Yalnızca “Seçim Yapmak” Değildir?
Özgür iradeyi yalnızca “birden fazla seçenek arasından seçim yapabilme” düzeyine indirgersen, meseleyi daha baştan kaybedersin. Çünkü bugünün dijital düzeninde seçenekler genellikle yok edilmez; tam tersine çoğaltılır. Sorun, seçenek azlığı değil; seçeneklerin hangi mimari içinde sunulduğudur. Felsefi literatürün özerklik tartışmaları da bu yüzden çıplak tercih eylemine değil, tercihin oluşma koşullarına odaklanır. Recommender systems üzerine güncel etik literatür, bu sistemlerin kişisel özerkliği üç ana hattan baskılayabildiğini vurgular: manipülasyon ve aldatma riski, kişisel kimliğin yeniden şekillenmesi ve bilgi/eleştirel düşünme kapasitesine müdahale. Aynı literatür, buna rağmen bu sistemlerin aşırı seçenek yükü altında kullanıcıya gerçekten yardımcı olabileceğini de kabul eder. Yani tartışma basit değildir; mesele “algoritma iyi mi kötü mü?” sorusu değil, hangi koşulda özerkliği desteklediği, hangi koşulda aşındırdığı sorusudur.
Burada özgür iradenin düşmanı çoğu zaman çıplak zorlama değildir. Kimse başına silah dayamıyor; kimse seni hukuken mecbur bırakmıyor. Fakat bu, özgür olduğun anlamına da gelmez. Çünkü özerklik yalnızca dış baskının yokluğu değildir; kişinin kendi yargısını kurabilecek kadar açık bir zihinsel alan bulabilmesidir. Sürekli bildirim, öneri, sonsuz akış, otomatik oynatma ve davranış geçmişine göre hazırlanmış içerik zinciri, kişiyi kaba kuvvetle değil, düşünmeye fırsat bırakmayacak ölçüde sürtünmesiz bir akışla yönlendirebilir. Bu yüzden dijital çağın ikna biçimi çoğu zaman propagandadan daha etkilidir: propaganda sana ne düşüneceğini söyler; algoritmik akış ise çoğu zaman sana bunu düşündürmeden seni o yöne taşır. Bu, beyin yıkama değildir; fakat masum bir “yardım” da değildir.
Asıl kırılma noktası, insanın fiilî tercihleri ile ideal tercihleri arasındaki farkta ortaya çıkar. İnsan çoğu zaman anlık olarak bir şeyi ister; ama daha derinde başka bir hayatı tercih eder. Bir video daha izlemek isteyebilir, ama aslında daha az dağınık bir zihin ister. Bir içerikte birkaç dakika daha kalabilir, ama gerçekte zamanını daha anlamlı kullanmak ister. Scientific Reports’ta yayımlanan 2023 tarihli deneysel çalışma tam da bunu gösterdi: etkileşimi maksimize eden algoritmalar kullanıcıların “actual preferences”ına oynarken, “ideal preferences”a göre uyarlanmış öneriler daha az tıklama üretse de insanların zamanlarını daha iyi geçirdiklerini hissetmelerini, şirketin onların çıkarını gözettiğine daha fazla inanmalarını ve hizmeti yeniden kullanma eğilimlerini artırdı. Buradan çıkan sonuç serttir: platformun seni en iyi “tanıması”, senin iyiliğini en iyi “istemesi” anlamına gelmez.
Dolayısıyla özgür irade meselesi artık şu kaba soruya indirgenemez: “Kararı ben mi verdim?” Daha doğru soru şudur: Bu kararı verirken hangi arzu bende konuşuyordu? Anlık dürtü mü, uzun vadeli amaç mı, alışkanlık mı, yorgunluk mu, algoritmanın beslediği dikkat zaafı mı? İnsan kendi adına hareket ettiğini sanırken, aslında kendi zayıf anlarının veriyle modellenmiş bir versiyonu adına hareket ediyor olabilir. Algoritmik yönlendirme tam da bu noktada tehlikeli hâle gelir: insanı dışarıdan fethetmez, içeriden çözmeye başlar.
Buradan bakınca mesele daha berrak hâle geliyor. Özgür irade ortadan kalkmış değildir; ama saf ve steril bir alan içinde işlememektedir. Artık irade, sürekli ölçülen, tahmin edilen ve yönlendirilen bir çevre içinde çalışmaktadır. Bu nedenle dijital çağda özgürlüğü savunmak, yalnızca “ben seçtim” demekle olmaz; beni bu seçime götüren mimarinin hesabını sormakla olur. Düşünsel ciddiyet tam burada başlar. İnsan kendisini kandırmayı bıraktığı anda şunu görür: bazen sorun seçimin kendisi değildir; sorun, seçimin çok önceden hazırlanmış olmasıdır.
IV. Karşı Tez: Algoritmalar Her Zaman Özgürlüğü Zayıflatır mı?
Burada kolaycı bir hataya düşmemek gerekir. Algoritmaları yalnızca tahakküm araçları gibi okumak, meselenin yarısını kaçırmaktır. Çünkü dijital dünyanın temel problemi yalnızca yönlendirme değil, aynı zamanda aşırı seçenek, bilgi yığını ve karar yorgunluğudur. Recommender system’lerin ilk ortaya çıkış gerekçesi de zaten buydu: insanın karşısındaki seçenek denizini yönetilebilir hâle getirmek. Güncel etik literatür, bu sistemlerin kişisel özerkliği tehdit edebildiğini kabul ederken, aynı zamanda kullanıcıya aksi takdirde baş edemeyeceği kadar karmaşık bir ortamda yön bulma imkânı da sunduğunu açıkça teslim ediyor. Başka bir ifadeyle, sorun öneri sistemlerinin varlığı değil; önerinin hangi mantıkla üretildiğidir.
Nitekim bir insanın her seçeneği tek tek inceleyerek karar vermesi çoğu zaman özgürlüğün zaferi değil, bilişsel çöküşün başlangıcıdır. Özerklik, her şeyi tek başına sıfırdan değerlendirmek demek değildir; daha çok, kişinin kendi amaçlarına uygun biçimde karar verebilmesini sağlayan bir düşünme zemininin korunması demektir. Bu yüzden iyi tasarlanmış bir algoritma, insanın yerine düşünmeden; onun düşünmesini daha berrak, daha tutarlı ve daha amaç-uyumlu hâle getirebilir. Recommender systems üzerine felsefi literatür tam bu ayrımı öne çıkarıyor: sistem, manipülasyon ve yumuşak yönlendirme hattına kayabileceği gibi, kullanıcıyı bunaltıcı bir enformasyon ortamında destekleyen bir araç da olabilir.
Bu noktada en önemli ampirik veri, “anlık tercih” ile “ideal tercih” arasındaki farkı gösteren çalışmalardan geliyor. Scientific Reports’ta yayımlanan 2023 tarihli geniş örneklemli deneysel çalışma, ideal tercihlere göre uyarlanmış önerilerin daha az tıklama üretse de kullanıcıların kendilerini daha iyi hissetmelerine, zamanlarını daha iyi geçirmiş saymalarına ve sistemi sunan şirkete karşı daha olumlu yaklaşmalarına yol açtığını gösterdi. Bu bulgu küçümsenemez; çünkü platformun teknik başarısının, kullanıcının insani iyiliğiyle aynı şey olmadığını açığa çıkarıyor. Demek ki algoritma, insanın zaaflarını sömüren bir düzenek de olabilir; insanın daha iyi bir versiyonuna hizmet eden bir yardımcı da. Aradaki fark, yazılımın karmaşıklığında değil, hedef fonksiyonunun ahlakında yatıyor.
Dolayısıyla aklı başında bir eleştiri, “algoritmaları kaldıralım” gibi çocukça bir sonuca gitmez. Çünkü sorun teknoloji değil; teknolojiye gömülen değerlerdir. Hangi davranışın ödüllendirildiği, hangi içeriğin öne çıkarıldığı, hangi sürtünmenin kaldırıldığı ve hangi dürtünün sürekli beslenerek güçlendirildiği belirleyicidir. Tam da bu yüzden çağdaş etik tartışma, algoritmaların gücünü inkâr etmekle değil; onları hangi insan tasavvuruna göre tasarladığımızı sorgulamakla ciddileşir.
V. Asıl Kırılma Noktası: Kimin Yararı Optimize Ediliyor?
Meselenin kalbi burada atıyor. Bir algoritmanın seni tanıması başlı başına sorun değildir; asıl sorun, seni tanıdıktan sonra kimin çıkarına çalıştığıdır. Eğer sistemin temel amacı seni daha uzun süre içeride tutmak, daha fazla tıklatma almak, daha çok reklam göstermek veya platformdan çıkışını geciktirmekse, o sistem özgürlüğünü doğrudan iptal etmese bile onu sömürmeye başlar. Çünkü seni bir özne olarak değil, optimize edilecek bir davranış kümesi olarak görür. Recommender systems literatürü bu yüzden yalnızca teknik performansla ilgilenmiyor; kişisel özerklik, manipülasyon, kimlik oluşumu ve eleştirel düşünme üzerindeki etkileri de tartışmanın merkezine yerleştiriyor.
Burada “optimizasyon” kelimesi masum görünür, fakat yazının en tehlikeli kelimesi odur. Çünkü sistem neyi optimize ediyorsa, zamanla insanı da o mantığa göre biçimlendirmeye başlar. Tıklanma optimize ediliyorsa dikkat parçalanır; etkileşim optimize ediliyorsa kutuplaştırıcı ve dürtüsel içerikler avantaj kazanabilir; yalnızca geçmiş davranış optimize ediliyorsa insanın dönüşebilme ve kendini aşabilme kapasitesi zayıflayabilir. Böylece algoritma, senin kim olduğunu yalnızca ölçmez; zamanla kim olarak kalacağını da etkiler. Bu yüzden özgür irade meselesi, seçim anından çok daha önce, veri toplama ve hedef belirleme aşamasında başlar.
Hukukun son yıllarda bu alana girmesi tesadüf değildir. Avrupa Birliği’nin Dijital Hizmetler Yasası çerçevesinde çok büyük platformların, profillemeye dayanmayan en az bir öneri seçeneği sunmak zorunda olması; öneri sistemlerinin artık yalnızca ticari tasarım konusu değil, kamusal özgürlük konusu olarak da görüldüğünü gösteriyor. Bu düzenleme tek başına dünyayı kurtarmaz, ama şu gerçeği açık eder: İnsanların ne göreceği, neyi önce göreceği ve hangi görünmez modellemeler içinde davranacağı artık yalnızca şirket içi ürün kararı olarak görülemez. Bu, doğrudan özgürlük mimarisinin parçasıdır.
Buradan bakınca mesele daha çıplak görünür. Kötü algoritma, sana tercih sunan algoritma değildir; seni, kendi kısa vadeli zaafların üzerinden kârlı hâle getiren algoritmadır. İyi algoritma ise seni kutsayan değil; senin beyan edilmiş amaçlarınla ve uzun vadeli iyiliğinle daha uyumlu bir karar çevresi kurmaya çalışan algoritmadır. Scientific Reports çalışmasının işaret ettiği fark tam da budur: sistem, senin şu anki zayıf dürtünü mü besliyor, yoksa daha sonra dönüp baktığında “Evet, zamanımı iyi kullandım” diyebileceğin bir yönelim mi inşa ediyor? Bu soru teknik değil; doğrudan medeniyet sorusudur.
VI. Sonuç: Özgür İrade Bitmedi, Ama Artık Yalın Değil
Bugün insanın özgürlüğü kaba yasaklarla değil, pürüzsüz arayüzlerle sınanıyor. Zincirin yerini konfor, sansürün yerini sıralama, buyruğun yerini kişiselleştirme aldı. Bu yüzden çağımızın baskı biçimi çoğu zaman açık bir otorite olarak görünmüyor; daha çok bize bizi anlatan, bizi bizden iyi bildiğini iddia eden ve tercihlerimizi önceden tahmin ederek sahneyi hazırlayan bir sistem olarak işliyor. OECD’nin güncel AI çerçevesi de zaten bu gerçeği hukuki-düşünsel düzeyde görünür kılıyor: bu sistemler yalnızca hesaplama yapmıyor; tahmin, öneri ve karar üreterek sanal ve fiziksel çevreleri etkiliyor. Dolayısıyla tartıştığımız şey basit bir yazılım kolaylığı değil; insanın karar çevresinin kodlanmasıdır.
Fakat burada karamsarlık adına düşünsel sahtekârlık yapmamak gerekir. İnsan bütünüyle kuklaya dönüşmüş değildir. Özgür irade ortadan kalkmamıştır. Yine de artık saf, korunmuş ve dış etkilerden bağımsız bir alan içinde çalışmadığı açıktır. İrade bugün; izlenen, modellenen, puanlanan ve yönlendirilen bir çevrenin içinde kendini korumaya çalışıyor. Bu yüzden dijital çağda özgürlüğü savunmak, yalnızca “Ben kendi kararımı veriyorum” demekle mümkün değildir. Daha zor ve daha dürüst olan şudur: Bu kararı bana hangi mimari hazırladı?
Bu nedenle yazının başındaki soruya verilecek en doğru cevap şudur: Seçimlerimiz hâlâ bütünüyle elimizden alınmış değil; ama artık masum bir boşlukta da gerçekleşmiyor. Bir kısmı gerçekten bize ait, bir kısmı ise bize aitmiş gibi görünen yönlendirilmiş eğilimlerden oluşuyor. Çağın temel meselesi, seçimin tamamen yok edilmesi değil; seçimin koşullarının görünmezleşmesidir. Özgür iradeyi korumanın ilk şartı da tam burada başlar: tercihlerimizi savunmadan önce, o tercihlerin hangi güçler tarafından biçimlendirildiğini görmeyi öğrenmek. İnsan ancak o zaman yeniden özne olabilir.
Kaynakça
- OECD. (2024). Explanatory Memorandum on the Updated OECD Definition of an AI System. OECD Artificial Intelligence Papers.
- del Valle, J. I., & Lara, F. (2024). AI-powered recommender systems and the preservation of personal autonomy. AI & Society, 39(5), 2479–2491. doi:10.1007/s00146-023-01720-2.
- Bonicalzi, S., De Caro, M., & Giovanola, B. (2023). Artificial Intelligence and Autonomy: On the Ethical Dimension of Recommender Systems. Topoi, 42, 819–832. doi:10.1007/s11245-023-09922-5.
- Khambatta, P., Mariadassou, S., Morris, J., & Wheeler, S. C. (2023). Tailoring recommendation algorithms to ideal preferences makes users better off. Scientific Reports, 13, Article 9325. doi:10.1038/s41598-023-34192-x.
- European Union. (2022). Regulation (EU) 2022/2065 of the European Parliament and of the Council of 19 October 2022 on a Single Market for Digital Services and amending Directive 2000/31/EC (Digital Services Act). Official Journal of the European Union.
- European Commission. (2026, 20 March). User rights under the Digital Services Act. Shaping Europe’s digital future.
- European Commission. (2026, 10 March). DSA: Very large online platforms and search engines. Shaping Europe’s digital future.
Yorumlar
Yorum Gönder
Yorumlar yayımlanmadan önce denetlenir. Yapıcı eleştiri, düzeltme ve katkı içeren mesajlar öncelikle değerlendirilir.