Saymak, Kaydetmek, Kimliklendirmek: Osmanlı Nüfus Sayımı Devleti Nasıl Dönüştürdü? Nüfus sayımı çoğu zaman teknik bir işlem gibi anlatılır: devlet insanları sayar, tablo çıkarır, toplam verir. Bu anlatı eksiktir. Özellikle Osmanlı örneğinde sayım, yalnızca kaç kişinin yaşadığını bilme çabası değildi; kimin vergi vereceğini, kimin askere alınacağını, kimin hangi cemaat içinde tanımlanacağını ve kimin devletin kayıt evrenine dâhil sayılacağını belirleyen bir iktidar tekniğiydi. Bu yüzden nüfus sayımı, istatistikten önce bir yönetim meselesidir. On dokuzuncu yüzyılda Osmanlı devletinin nüfusu yeni bir ciddiyetle saymaya yönelmesi de tam bu nedenle modern devletleşme sürecinin kenarında değil, merkezinde durur. Osmanlı dünyasında daha erken dönemlerde tahrirler, arazi ve vergi yoklamaları vardı; fakat bunlar modern anlamda sürekli ve merkezi bir nüfus kayıt sistemi üretmiyordu. Musa Şaşmaz’ın gösterdiği gibi, on dokuzuncu yüzyıla gelinceye kadar doğum, ölüm ve göç hareketlerini düzen...
Dilekçe İmparatorluğu: Osmanlı’da Sıradan İnsan Devletle Nasıl Konuşurdu? Osmanlı tarihini tepeden okumaya alışık olanlar için devlet çoğu zaman tek yönlü bir güç gibi görünür: buyuran, kaydeden, cezalandıran, vergi alan bir mekanizma. Bu bakış eksiktir. Çünkü imparatorluk sadece emir üretmiyor, aynı zamanda aşağıdan gelen sesleri de belli kanallardan topluyordu. Arzuhal ya da daha geniş anlamıyla dilekçe, bu kanalların en önemlilerinden biriydi. James Baldwin’in Osmanlı Mısırı üzerine çalışması, dilekçelerin yalnızca memur zulmüne karşı yapılan şikâyetlerden ibaret olmadığını; geç on yedinci ve erken on sekizinci yüzyılda, sıradan kişiler arasındaki özel uyuşmazlıklarda da kullanıldığını gösteriyor. Bu tek başına önemli bir düzeltmedir. Çünkü böylece dilekçe, romantik bir “mazlumun son çığlığı” olmaktan çıkar ve hukukî-idarî düzenin çalışan bir parçası haline gelir. Buradan çıkan ilk ders şudur: Osmanlı’da devletle konuşmak, yalnızca sarayın kapısına dayanmak değildi; doğru biçi...